Yazı Detayı
01 Ağustos 2016 - Pazartesi 15:16 Bu yazı 2685 kez okundu
 
DARBE ÜSTÜNE DARBE-2
İsmail YAVUZ
 
 

DARBE ÜSTÜNE DARBE-2

       On beş gündür darbe girişimi ile yatıp, darbe girişimi ile kalkıyoruz ve çok uzun zamanda böyle olacak gibi. Televizyonlarda darbe girişimi ile ilgili analizleri dinliyoruz. Türkiye için 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniliyor ama ne olacak onu da bilmiyoruz. Uzunca bir süre darbe girişiminin artçı sarsıntılarını yaşayacak gibiyiz. Pandora’nın kutusu bir kere açıldı ve kötülükler etrafa saçıldı. Herkes demokrasi diyor ama konuşanları dinledikçe demokrasiden anladığımızın da aslında birbirinden çok farklı olduğunu görüyoruz.  

      Birinci yazımda darbenin ekonomi politiğini ortaya koyamadığımız sürece darbe mekaniğini anlayamayacağımızı iddia etmiştim. İddiamda da ısrar ediyorum. Darbelere ya da darbe girişimlerine bir takım kötücül insanların yaptığı kötü şeyler gibi bakacak olursak işin içinden çıkmamızın çok zor olduğunu düşünüyorum. Bu mantık çerçevesinden baktığımız sürece ne yazık ki 21. yüzyılı da anlayamayacağız ve yakalayamayacağız.

     “Tarihin sonu tezleri” ile Fukuyama aslına iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçtiğimizi, siyasi ve iktisadi liberalizmin insanlığın nihai küresel zaferi olduğunu, “büyük anlatılar” döneminin bittiğini, evrensel sistemin kapitalizm olduğunu ve bunun insanlığa demokrasi getireceğini iddia etmekteydi. Fakat iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçtikten sonra denilen gibi her yere demokrasi gelmedi ve gelmeyeceği de açıktı. Aslında sözü edilen de sosyal boyutu yok sayılan liberal demokrasiydi.

     Tek kutuplu dünyada izlenilecek ekonomik program serbest piyasa ekonomisi oldu. Refah devleti uygulamaları bitecek ya da bizim ülkemiz gibi ülkelerde de ulusal kalkınmacı paradigmaya son verilecek, ülkeler küreselleşme süreçlerine eklemlenecek, bütün ülkelerin piyasaları küresel piyasalara açılacaktı ve dünya küresel bir köy olacaktı. Küreselleşme süreçleri kapitalist emperyalist okumalar olmadan anlaşılamaz ama bunları o dönemlerde telaffuz etmek bile bizleri bir dönem boyunca dinozor yapmaya yetiyordu.

     İktisaden neo liberal, düşünsel olarak da neo muhafazakâr politikalar son kırk yıldır tüm dünyayı kasıp kavurdu. Neo liberal diskurun temel diskurları “kullanan öder” “piyasalar kendi kendisini düzenler” “birey, piyasalarda kendi çıkarını maksimize eder.” “İnsan insanın kurdudur.” Sorumlulukları olduğu kadar, hakları da olan yurttaş yerine, piyasalarda birbirini yiyen, çıkarını maksimize etmeye çalışan bireyler olduk hep beraber.

      Refah devleti uygulamalarına son verilmeli, ulusal kalkınma refleksleri bir tarafa bırakılmalıydı. Hegemonya tesis edenler tarafından üretilen kavramlar masum değildir ve masum olmadıklarını yaşayarak görüyoruz.

        Türkiye sağının göklere çıkardığı Özal’ın 24 Ocak kararları ile ve 1980 darbesi sonrası izlediği programda neo-liberal ve neo-muhafazakâr politikalardır ve bizler bu izlenilen programların tahrip edici gücünü bu günlerde yaşıyoruz. Bu politikaların sonucu olarak kısmen var olan sosyal devlet uygulamalarından vaz geçildi. Kısa adı Fak Fuk Fon olan kurumlar, aslında sosyal haktan vazgeçen devlet yapılanmasının oluşabilecek toplumsal tepkileri yumuşatma işlevini görmek için kuruldular.

       Sosyal hak kavramının yerini, sosyal iaşe devleti ve hayırseverlik kurumu aldı. İşverenin, cemaatin inayetine kalan yurttaş, yurttaş olma bilincini de kaybetti, iaşesini bir biçimde sağlayan yapıya (cemaate, tarikata) kulluk eden bir duruma dönüştü. Cemaatler hayırseverlik kurumları olarak kutsandı. Sosyal hakkı olmayan yurttaş, zorunlu olarak iaşesini sağlayan cemaatlere biat eder duruma dönüştü. Anadolu’nun yoksul halk çocukları sosyal iaşesini sağlayan bu cemaatlere biat eder duruma getirildi ve bu yapıların okullarında, yurtlarında ve dershanelerinde öğrenimlerini gördüler. Cemaatlerde elde ettikleri bu gücü değişik isimler adı altında siyasete ve devletin kurumlarına nüfuz etmek için kullandı.

      Bir dönem, özellikle seksenli yıllarda cemaatler sivil toplum kuruluşu mudur, değil midir tartışmalarını hatırlatmak isterim. Bu tartışmalar masum değildi, üzerine epeyce tefrikalar yayınlandı. Sol siyasette de özellikle bu ve pek çok konuda liberal yazarlar tarafından zihinsel bulanıklık yaratıldı.

        Biz nasıl insanlarız ki çok sevdiklerimizi bir anda terk edebiliyoruz. “Hiçler oyununda aşk ve ölümü” yaşıyoruz. Kırk yıldır kol kola olanlar ve birbirini aşkla sevenler şimdi birbirini her türlü kötülüğün simgesi haline getiriyor. Kırk yıldır yaşanılanları hep beraber yaşadık, oynanan oyunu hep beraber gördük. Ama üç maymunu oynadık. Hepiniz oradaydınız, şimdi herkes suç bastırıyor, günah çıkarıyor. Kandırıldık, ahmakmışız demek suçlarınızı ne yazık ki örtmüyor. Devlet ve kamu yönetim sistemi liyakati ve rasyonaliteyi terk etmiş, olanları cinlerin gücüne bağlıyor.

     Ortada bir kriz var ve bu krizi aşmanın yolunu bulmamız gerekmekte. Hep beraber akılcı bir biçimde, laik, sosyal ve hukuk devleti temelinde demokratik cumhuriyeti nasıl inşa edebiliriz tartışması yürütmemiz gerekir diye düşünüyorum. Haftaya konuya devam edeceğim. 

 
Etiketler: DARBE, ÜSTÜNE, DARBE-2,
Yorumlar
Haber Yazılımı